Daha Karpuz Kesecektik, Bu Ne Acele

10’lu yaşlara girmeme birkaç sene varken -aslında bildiğiniz minik bir bacaksızken- her gece yatağımda “Ne zaman memelerim olacak? Teyzem gibi topukları olan ayakkabılar istiyorum. Teyzem gibi erkeklerle öpüşmek istiyorum. Annem gibi güzel yemekler yapmak istiyorum. Oof, sıkıldım ben hep minik çocuk olmaktan ve her seferinde babamın bana ‘minik kızım’ demesinden. Allah’ım rica etsem beni hemencecik 18 yaşında yapar mısın?” duası ederdim.

Bu dua, sabırsızlık kokan bambaşka duaları da beraberinde getirmişti tabi ki. Hepsinde sanki bu sonuncusu olacakmış gibi aceleci tavırlar vardı. Oysa bitmiyordu, ne kadar acele edersem edeyim. Aceleyle ettiğim duam aceleyle edeceğim başka dualara yerini bırakıyordu.

Sevgili annemin “Emel’cim yavaş kızım, arkandan koşturan yok. Yemeğini o kadar hızlı yeme! Masayı toparlamıyorum da. Bak yanındayım” demesi şimdi ne kadar anlamlı geliyor az işiten kulaklarıma…

Gerçekten neden o kadar acele etmiştim büyümek için? Neden zamanım çok az kalmış gibi hissedip her seferinde sanki yarın ölecekmişim gibi koşturmuştum oradan oraya? Acelesi olmayan bir işim neden yoktu? Neden birkaç saat öylece çevreme, denize, insanlara bakıp dinleyememiştim kendimi? İçimde hep bir şeyleri eksik yapmışım hissinin verdiği huzursuzluk bu hızlı tempodan mı kaynaklanıyordu? Acele denen her şeyin neden sonradan en az 2 gün ek süresi oluyordu?

Yukarıda sizlere sorduğum soruları kendime 26 yaşında sormaya başlamıştım ve 10 yıldır da aralıksız soruyorum. Ve sadece sormakla yetiniyor, yine bile bile aynı şeyleri yapıyorum. Aslında bu yaptıklarımın net bir açıklaması vardı; hastalanmıştım! 36 yaşımda kendimde ve çevremdeki yüzlerce insanda gördüğüm bir hastalığın pençesindeydim; acelecilik.

Önce kendisini ‘tatlı bir koşuşturma’ olarak tanımlasam da okuduğum makaleler, gözlemlediğim sonuçlar onun,  o kadar da tatlı olmadığını ve daha çok bir duraksama olduğunu ortaya koyuyordu.

Şimdi mümkünse ince belli bir bardağa çayınızı koyun – çay içiliyorsa bir yerlerde, hele hele ince belli bardakta ise orada hala zaman var demektir- mutfaktan sakin adımlarla çıkın, salona ya da çalışma odanıza geçin, sırtınızı koltuğunuza yaslayın ve belirtileri okuyun. Aşağıda yer alan belirtilerden en az 5’ine sahipseniz lütfen derin bir nefes alın. Almış olduğunuz derin nefes hayatın akış hızı ile aynıdır. Derin ve yavaş nefes alırken ciğerlerinizi hissedersiniz, geç kalmışlığınızı değil…

Ve işte acelecilik hastalığının belirtileri;

-          3 günde bitmesi gereken işi üstünüzün sıkıştırması ya da kendi iç huzursuzluğunuz nedeni ile 1 günde bitirmeye çalışıyorsanız ve bunun imkansıza yakın bir durum olduğunu bile bile ne kendinize ne de üstünüze itiraf edemiyorsanız,

-           Planlamalarınızda bir öncelik belirliyor, acele bir iş geldiğinde o önceliği alt üst edip sonradan toparlayamıyorsanız,

-          Acele diye tanımlanan işlerde en az 10 hata bulunuyorsa ya da buluyorsanız,

-          “Bu işi yapmak için 1 saatimiz var” denmesine rağmen sonradan revizesi için size 1 gün tanındığını fark edemiyorsanız,

-          Arkadaşlarınızla buluşmanıza en az 1 saat varken ‘geç kalacağım’ psikolojisine sahipseniz ve acele edip yine de ortalama yarım saat gecikiyorsanız,

-          Menüden çoğunlukla ‘en hızlı hangisi hazırlanırsa’ yemeğini seçiyorsanız,

-          Sokak hayvanlarının başını okşayacak kadar vakit bulamıyor ve hızlı hızlı adımlarla onları fark etmeden yanlarından geçiyorsanız,

-          Trafik her zaman sıkışık olmasına rağmen o trafiği açacağına inanarak kornanıza uzun uzun basıyor ve tahammülsüzlükten arada bir küfür ediyorsanız,

-          Gözleriniz minumum 1 saat ara ile kol saatinize takılıyorsa,

-          Yıllara sığdırabileceğiniz ilişkinizi hızlandırılmış bir şekilde 1 ayda tüketiyorsanız,

-          Sevişirken tapınmanın ritmine kapılmayıp, üzerine bir de sevişmeyi görev belleyip, kendinizi ve partnerinizi 2 dakikada bitiriyorsanız,

-          En keyif aldığınız anlar için her zaman en az zamanınız varsa…  Siz kesinlikle aceleciliğin doruk noktasında yaşayan insanlarsınız demektir.

İnternet hızında yaşayan bir toplum için elbette acele davranmak kaçınılmaz sonlardan biri olabilir. Fakat ne zaman bir yerlerde birileri bir şey için acele etse, ona hep geç kalınır… Ne zaman birileri acele etmekle hızlı ve çözümcü yaklaşmayı birbirine karıştırsa orada hep karmaşa yaşanır…

Kontrol edememe ve panikleme zamanlarının birleşimidir aslında acele etmek. Yarının ve yarınla birlikte gelecek şeyin bilinememesinin sonucunda oluşan kaostur. Hoş, yarın ve yarının getireceklerini bilsek de yine acele ederdik. “Hmmm, ölümüme 25 yıl kalmış, şimdi ben yapacağım her şeyi, hızlı hızlı yapar 50 yıl tadında yaşarım. Aferin lan, ne akıllıyım!” Acele ederek sanki ömrümüze daha kısa sürede, daha çok sığdırıyormuşuz gibi… Peh, ne saçmalık…

Acele davranmanın çözümü var mıdır bilmiyorum ama bildiğim şey; acele etmenin kökünde korkunun yattığı… Belirsizlikler dünyasında yaşayan insanoğlu kendisini acele ederek motive eder. Acele etmeyen insanların dışındaki insanlar ‘geniş canlı’ olarak tabir edilir ve genellikle acele yaşayan insanlara nazaran daha az stresli bir hayat sürerler. Onların da korkuları vardır elbet, ama aceleci bir insanınki kadar derin değildir. Yarının olup olmayacağını bilmezler ama bugünü aceleye getirip yarını heba etmemek gerektiğinin bilincindedirler.

Zaman kıymetli şeydir en nihayetinde, hatta kıyaslandığında en kıymetli şey olduğu söylenebilir. Bu kıymetli şeye hak ettiği değeri verin, doya doya yaşayın! Acele ederek yarım yaşanmışlıklarla doldurmayın zamanınızı! Zamanı iyi değerlendirmek acele ederek daha çok ama daha anlamsız şey yaşamakla eş değer değildir, bunun bilincine varın ve daha sindirerek yaşayın. Biri ile sohbet ederken, birine aşık olurken, birini severken, işinizi yaparken ona hak ettiği değeri verin! Bu nedenle de siz siz olun acele davranmaya bir son verin! Bugün, yarın ve daima…

Etiketler:, , ,

Leave a Reply