Sevişe Sevişe Aşık Olsak da mı Saklasak
Uzunca bir zamandır uğramıyordum Samatya’ ya, sanırım bundan dolayı olsa gerek taksiden inip eski Rum meyhanesinden içeriye girmeye hazırlanırken heyecandan bayılacak gibi oldum. Ve yine her zaman olduğu gibi geç kalmıştım. Çok enteresandır ama ‘geç kalma’ fikri beni hiç suçlu hissettirmiyordu, sanki benim motive olma şeklim buydu. Son dakika gelip en çok ilgi çeken kişi olmayı seviyordum.
“Bak gördün mü, yine geç kaldı. Ama değmiş saçlarının güzelliğine bak.”
“Ay gördün mü kırmızı elbise ne kadar da yakışmış biçimli vücuduna.”
Evet, şimdiden arkadaşlarımın benim hakkımda söyleyeceği şeyleri kestirebiliyordum.
Bu gece Rum meyhanesinde ne işim var sizlere hemen kısaca özet geçeyim, ben de bu esnada meyhaneden içeriye gireyim; uzunca bir zamandır görüşmediğim okuldan arkadaşlarımla bu gece zil zurna sarhoş olmak istedik. Malum Taksim adım başı tanıdık, rahat edemeyeceğimizi düşündüğümüz için taa buralara geldik.
Bu arada sanırım 7 yıl aradan sonra ilk kez bir araya gelecektik. Gerçi Facebook bu süreyi bize hiç hissettirmedi sağ olsun. Çünkü ne var ne yok, kim kimle, kim sevişiyor, kim yiyişiyor, kim sevişmek yerine hep kavga etmeyi tercih ediyor bize teker teker yetiştirdi. Ve şimdi ergenlik dönemimin en sancılı günlerini beraber geçirdiğim 3 kadın içeride beni bekliyordu. Ergenlik döneminden yaşça epey uzak olsak da zaman zaman o yanımızı yitirmediğimizi bazı diyaloglarda anlayabiliyordum.
Küçük ayaklarımla içeriye adım attığımda gözlerim radar gibi çevreyi taramaya başladı. Hah, işte oradaydılar; bir eski İstanbul fotoğrafının hemen dibindeki masada. Ben masaya yaklaşırken beni fark edip ayağa kalktılar. Gizem, Özlem ve Işıl yılların coşkusu ile neredeyse üzerime atladılar. Öp öp, sarıl sarıl, sık sık bitmiyor anacım. Gizem sarılma merasiminin ardından yanıma yaklaşıp masada bulunan yabancı kişiyi bana tanıttı; adı Eda’ydı. Eda; geniş omuzlu, turuncu saçlı, mavi gözlü, çekici bir kadındı ve duruşundan iyi bir kariyere sahip olduğu belli oluyordu. Bakışlarımla çırılçıplak bıraktığım bu kadın bende olmayan hemen her şeye sahipti ve bu sahip olduğu şeyler kendisine ilk bakışta varlıklarını hissettiriyordu. Üstelik kendisinden nefret etmemi kolaylaştıracak 2 kocaman şeyi de vardı; dimdik memeleri… Bunlar aklımdan geçerken soğuk bir “Memnun oldum.” ile sıktık ellerimizi ve bana gösterilen duvar dibi sandalyeme yerleştim. Eda da tam karşımda.
Karşılıklı ‘Hiç değişmemişsin.’ iltifatlarıyla başlayan sohbetimiz kısa sürede eski okul anılarına doğru kayarken elimizde rakı kadehleri dakika başı şerefe kalkıyordu. Bu bile yaşadığımız değişimin güzel bir göstergesiydi, artık ilk kadehte dumur olmuyorduk.
Dördümüz de evlenmemiş, hatta bir ilişkide dikiş dahi tutturamamıştık. Bunu anlatırken de kendimizle alabildiğine dalga geçiyorduk. Kabul ediyorum alkolün de etkisi var bu sıraladığımız laflarda, çünkü hiç birimiz ayık kafa ile birbirimize bu sözleri sarf edemezdik. Ya kıskançlığımızdan, ya karşımızdakini kırmak istemediğimizden dolayı susardık. Fikrimiz zikrimiz ne olursa olsun hepimizin hem fikir olduğu bir konu vardı; özgürlük. Bu kez kadeh “Yaşasın özgürlük!” sözleriyle kalkıyordu.
Özgürlük nidasının ardından sıcak sohbetimiz devam ederken masada ev sahibi kıvamında oturan Eda’ya takıldı gözlerim. Konuşmadan oturuyor, bizim anlatıp anlatıp kahkahalar patlattığımız yaşam kesitlerimize tebessüm etmekle yetiniyordu. Bu açıdan Gizem’le hiç uyuşmuyorlardı. Gizem tanısın tanımasın komik bulduğu her şeye 32 dişi ile karşılık verirdi. Eda’ya karşı zihnimden kıskançlıkla nefret karışımı düşünceler geçerken masadaki kısa süreli sessizlik Eda’nın sesiyle bozuldu. “Bir insanı unutmak için en son ne kadar süre harcadınız hanımlar?” sorusu Eda tarafından sorulduğu sırada rakı kadehini dudaklarımla buluşturmaya hazırlanıyordum. Fakat soru o kadar ilgimi çekmişti ki sazanlık yapıp ilk yanıtlayan ben olmuştum: “Sanırım 1 gün.”
Hemen ardımdan yanıt veren 2 no’lu sazan Işıl olmuştu: “Yaaa unutmak artık daha kolay hale gelmedi mi sizce de? Yedekler var, bir futbol takımındakinden daha fazla. Ve o yedekler arasında gide gele yalama oluyor insan. Neymiş, modern insanmış. Lan bu mu modernlik? Sabahtan akşama kadar, akşamdan sabah kadar it gibi çalış. Biri ile 1 defa, diğeri ile 1 hafta seviş. Şanslı isen seni seven bir adama sahip ol ama onu da iş ya da insan kalabalığında çoğu zaman yitir ve yine yalnız kal!…
Aaa bak aklıma geldi de; ben şahsen birini sevmek için artık haftalarımı, aylarımı veriyorum ve o verdiklerim hiçbir boka yaramıyor, sevemeden ayrılıyorum. Neden dersiniz; pek çoğumuzun yaptığı gibi sevişe sevişe aşık olmaya çalışıyorum. Ha bu arada ‘bir insanı unutmak için kaç bedene ihtiyacımız var?’ sorusu değiştirilmeli, zira günümüze uymuyor şekerim. Yeni uyarlamasını da hemen şuracıkta söyleyeyim; ‘Bir insanı sevmek için kaç kez sevişmemiz gerekir?”
Derin bir nefesin ardından içimizdeki en yeni kadından onay alma ihtiyacı hissederek “Yalan mı ama Eda’cım?” diye sordu Işıl. Bu soruyu neden direkt Eda’ya sormak ve ondan onay almak istediğini birazdan anlayacaktım.
Önemli bir tenis maçı izliyormuşuz gibi kafalarımız senkronize şekilde Eda ile Işıl arasında gidip geliyordu. İtiraf etmemiz gerekiyor ki biraz önce sarfettiği sözler ile Işıl hepimizin gözlerini yuvalarından çıkarmayı başarmıştı. Kazara o esnada biri hatıra fotoğrafı çekmeye kalksaydı ‘uzaylıları gören masum köylüler’ olarak arama sonuçlarında karşınıza çıkabilirdik.
Eda hınzırca bir gülümseme ile sohbeti devam ettirdi. “Hanımlar, hanımlar, hanımlar… Bunu hep beraber istemedik mi? Modernlikten yıllarca anladığımız kazandığımız paralar ile önce egolarımızı şişirmek hemen ardından da kadınlığımızı ön plana çıkarmak olmadı mı? İçimizde oluşan en büyük istek; dilediğimiz adamlarla sevişmek ve bir sonraki gün tıpkı onların da önceden yaptığı gibi hesap vermeden onlardan ayrılmak olmadı mı? Oh iyi ki de öyle olmuş diyorum ben. Siz de şu an içinizden derin bir oh çekiyorsunuz ama benim sizden bir farkım var; ben bu oh’u çekerken samimiyim. Oysa sizin oh’larınız kalbinize inene kadar ah’larınıza dönüşüyor.
“Yaşasın yalnızlık” diye naralar atıp 1. ayın sonunda ‘Her gece yalnız uyumaktan sıkıldım, banyodaki muslukları kim tamir edecek şimdi, gördün mü bak ampul yine patladı değiştirecek bir sevgilim bile yok’ diye zırlıyorsunuz. Manitası olan arkadaşlarınızı kıskanıyor, ‘Kevaşe, oysa yalnız kalmayı o hak ediyordu’ diye hayıflanıyorsunuz. Oysa ki en başından beri yalnızlığı siz tercih etmiştiniz, ‘Bağlanmak ne kadar saçma, kariyer yapar herifleri paralarım…’ deyip ilk görüşte aşka inanmak yerine seks yapmayı istemiştiniz. Çünkü yalnızlık sizin için özgürlüktü. Ne kadar yalnızlık o kadar erkek, ne kadar erkek o kadar özgürlük… Fakat kaçırdığınız detaylar vardı; yattığınız hemen her adamı bir kez bile olsa aklınızdan kocanız olarak geçiriyordunuz. Sabah olduğunda ‘Ne olur yanımdan kalkıp kaçmasın’ diye dualar ediyordunuz. Çünkü beğenilmenin yanısıra gerçekten ciddiye alınmak ve değer görmek istiyordunuz. Ama çok şey isteyip hiç şey veriyordunuz. Özgürlüğün temelinde fedakarlık ve çaba yatar, hep bunu es geçiyordunuz…“
“Yuh!” deyip ayağa kalkıp 2 tane yapıştırmak geçti içimden. Sanmayın ki kaka laflar etti diye. Eda beni yakalamıştı, o kadının ben olduğumu hissetmişti. Bundan dolayıdır ki söylediği her kelime canımı yakmıştı. Çünkü sözleri canımın yanması kadar gerçekti.
Soğuk ses tonuyla “Devam etmemi sanırım Sinem istemiyor.” dedi Eda. Sesindeki o acıyan ve alaycı tonu farketmiştim ama artık çok geçti, ağlamaya başlamıştım bile. Masadaki diğer kızlar hep bir ağızdan; “Aaaaa canım, ağlama!… Erkekler hep böyle; severmiş gibi görünüp ilk fırsatta kaçarlar. İlişkilerin yürümüyorsa bu senin suçun değil. Hep onların suçu!” sözleriyle beni teskin etmeye çalışsalar da, gerçeği görememişlerdi…
Masada neden ağladığımı bilen tek kişi Eda’ydı. Bana bakışlarından bunu çok rahat anlayabiliyordum. Birbirimize o kadar çıplaktık ki, bundan hem rahatsız oluyor hem tarif edilemez bir keyif alıyordum.
Hepsinin gözlerinin içine bakıp “Haklısınız” demekten başka bir şey söyleyecek gücüm ve sabrım yoktu. Okul yıllarımızın anılarının arasına girip, gerçeğe yani bugüne dönmemizi sözleriyle sağlayan Eda bu gecenin patronu olduğunu bana kanıtlamıştı. “Soyunun ve İstiklal’de çıplak koşun!” dese “Neden?” diye sormadan yapabilirdik bunu. Havası o derece etki altında bırakmıştı bizi. Ya da itiraf edeyim beni…
Ortamdaki melankoli biraz dağılsın diye “Hadi aşka kadeh kaldıralım” dedi içmekten çatallaşmış sesi ile Işıl. Aşka kaldırılan kadeh gecenin sonunda “Bütün namussuz erkeklere…” moduna dönmüştü ve 5 zilli şişenin dibini görebilmeyi başarmıştık. Gece o kadar hızlı ilerliyordu ki eve gitme vaktinin geldiğini ancak hesap masamıza geldiğinde fark edebilmiştik.
Gecenin sonunda öpüşmeler koklaşmalar, ne olur bir daha yapalımlar, aman arayı çok açmayalımlar… Eda ile vedalaşmama gelince ne yapmam gerektiğini bir süre kestiremedim. Sadece tokalaşmalı mıydım, yoksa boynuna sarılıp “Lanet olası sürtük nasıl da canımı yaktın…” deyip yanaklarına öpücük mü kondurmalıydım diye düşünürken Eda bana çoktan sarılmıştı ve sarılırken de “Merak etme içlerinde en gerçek sensin. Yaşadıklarından utanma, utanacak şeyler de yaşama. Bağlanmak istiyorsan koyver gitsin!” demişti. Kaltak, gider ayak gene sokmuştu lafını ve benim suratımda yine anlam veremediğim o aptal gülümseme… Tam da bu esnada yüzümde beliren o flaş… Hangi ara garsonun eline tutuşturmuşlardı bu lanet makineyi?…
“Taksi!” diye seslenirken, sesim ne kadar da güzel geldi kulağıma. Acaba hep sarhoş mu dolaşsam? Her anlamı yükleyebilirim böylece, duyduklarıma, gördüklerime…
Eve geldiğimde yatak odamın ışığını yine açık unuttuğumu görüp tebessüm ettim. Evde biri varmış ve beni bekliyormuş hissini seviyorum. Bu nedenden dolayı evden ne zaman çıkarsam çıkayım muhakkak bir ışığı açık unutmuş numarası yaparım kendime.
Salondaki tek kişilik koltuğuma attığımda kendimi, 4 kadeh rakının beni kesmediğini fark ettim. Rakı yalnız içilmiyordu ama viskinin her türlü gideri vardı. Bir kadeh viski ile çalışma odama doğru yürüdüm ve uyumadan önce “Kim ne yapmış acaba?” diye merak içerisinde uyumamak için ‘sosyal medya’ ağlarımda sörf yaptım. Oooo Gizem meyhanede çekilmiş 5’i bir arada fotolarımızı çoktan yüklemişti Facebook’a. Ohaa, altında da 12 yorum…
Tam siteden çıkıyordum ki bir arkadaşlık talebi geldi. Merakla kim diye bakmaya kalkıştığımda, söyledikleriyle gece boyunca beni sağlı sollu tokatlayan Eda olduğunu görmem şaşkınlığımı iyice arttırdı. Neden eklemişti şimdi beni? Hayatımı daha yakından incelemeye mi çalışıyordu? Hem hangi ara bu lanet site hayatım olmuştu? Canımı yakan bu kadının hayatıma girme talebini bu kadar kolay kabul edemezdim, madem eklemişti beklemesini de bilecekti…
Kadehimi bitirip yatağıma uzandım ve dönmeye başlayan başımı ellerimin arasına alıp düşünmeye koyuldum: “ Yaşadığım ilk ilişkiden son ilişkime kadar… Her zaman hep şikayetçi oldum ama bir şeylerin değişmesi için en ufak bir aksiyonum olmadı… Karşımdaki erkek o esnada nasıl işime yarıyorsa onu öyle gördüm, ona hiç sormadım aslında ne olmak istediğini… Dışarıda herkesin gördüğü dominant ve özgürlükçü bir kadındı ama evin dört duvarında yaşadığım uysal ve bağımlı bir kadındı… Ve yaşım ilerledikçe çok iyi ayrıştırdığım bu iki kadın birbirine girdi… Mutluluktan olan ağlamalarım isyanlarımdan doğan ağlamalarıma dönüştü… Sevgi ile, aşk ile yaptığım sevişmelerim ‘ya tutarsa ya bir ten uyumu varsa’lara döndü. Ve başka kadınlardan ziyade kendimle yarışa girdim, çünkü yenebileceğim bir kadın kalmamıştı hayatımda…”
Birden kafamdaki bu özeleştiri faslı son buldu ve özeleştiriden daha kuvvetli bir soru belirdi; Kimdi bu Eda?
Hemen bilgisayarımın başına geçtim ve Eda’nın arkadaşlık teklifini kabul ettim. Hemen ardından da profiline girdim. İşte bu dakikadan sonra birkaç uykusuz gece geçirmeme neden olan sözleri karşımda gördüm.
“İlk görüşte aşkı bilemem ama ilk görüşte sekse inandığım kesin. Bu sözden dolayı bana duygusuz diyecekler beni iyi dinleyin; Karşınızdaki erkek o esnada işinize nasıl yaradıysa öyle gördünüz. Dışarıda güçlü, eve gittiğinizde yavru kedicik oldunuz. Ve tanıştığınız ilk adamla seks yapmaktan ziyade aşk yaparım deyip kayda değer bile olmayan bu adamlara verdiniz. Sonuç mu; işte yine yalnızsınız ve benim bu yazdıklarımı okuyup boktan bir gece daha geçireceksiniz.”
Etiketler:ilk görüşte aşk, ilk görüşte aşk var mıdır, ilk görüşte seks, modern kadınlar




FriendFeed
Facebook
Twitter
Bazı yazılar, bazı yazarlar vardır insanların düşündüklerini hergün kendilerine tekrarladıklarını ama kimseye söyleyemediklerini yazan.. zamanımızı çalan.
Sonra cümleler bittiğinde yuh lan ohaaa diye verdiğimiz tepkileri kontrol edemediğimiz yazıların sahibi..
İşte onlardan birisin sende..
13 yıllık arkadaşın dostun kardeşin ailen her ne gördüysen oyum hayatında.. konuşmalarımız ayda bir, telefonlaşmalarımız hiç olmasa da karşılaştığımız ilk anda saatleri bulan kaldığımız yerden devam edebilme yetisine sahibiz seninle..
Bir 13 yıl daha sığdrırsak bu hayata bir gün bu yazdıklarınla yüzyüze gelmekten korktum ilk kez, sanırım sende..
Ama Eda, Gizem,Işıl hangisi olursam olayım orda olucam o gün geldiğinde bu bil kalembiti..
Kalemine,yaşadıklarına ve sana bunları yazdıran yaşatılanlara sağlık..
ilk yazdığın yazılardaki masumiyetliği her yazın da nasıl kaybettiğini okudum hep…
Olay gerçekten sizi mi anlatıyor bilemiyorum, ilk kez okuyorum bir yazınızı. Ama her kadın bunları kendi kendine itiraf edebilmesini diliyorum. Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil, kadın/erkek, buna objektif olarak bakabilmek önemli sanırım. nihayetinde herkes aslında bilinçaltında dahi olsa kendi arzularını yaşıyor.
elinize sağlık.